Bu anlatı, Mesih’in cinlere
tutulmuş insanları iyileştirmesiyle ilgili İncil’deki diğer anlatılar gibi,
hepimizin bildiği bir hikâyedir. Ancak bu olaya yalnızca tek bir açıdan
bakamayız. Yani Mesih’in cinlere tutulmuş bir adamla karşılaştığını ve onu iyileştirdiğini
söylemekle yetinemeyiz. Elbette Mesih o adamı iyileştirmiştir. Fakat bu İncil
pasajı, önümüzde çok daha derin ufuklar açmaktadır.
Bu derinliklere ulaşabilmek için
öncelikle Mesih’in adama sorduğu soruya ve adamın verdiği cevaba dikkat etmemiz
gerekir. Mesih ona, «Adın ne?»
diye sorduğunda adam, «Lejyon» diye cevap verir. Çünkü metinde
belirtildiği üzere, onun içinde çok sayıda cin vardı.
Buradaki çokluğa dikkat edin.
Bunu yalnızca nicelik, yani cinlerin sayıca çokluğu açısından değerlendirmeyin.
Elbette sayısal bir çokluk da söz konusudur. Ancak burada, farkına varmadan
yaşadığımız şeytani durumların çeşitliliğine işaret eden çok daha derin,
niteliksel bir anlam da vardır.
İncil pasajı bizi, çoğu zaman
farkına bile varmadan her gün yaşadığımız bu durumlarla yüzleşmeye çağırıyor.
Şimdi metnin izlediği yolu takip ederek, «Lejyon» ifadesinde anlatılan bu
çokluğu ve içimizdeki şeytani durumları ana hatlarıyla incelemeye çalışalım.
Birisi, «Bunlar insanın çok
sayıdaki tutkularıdır» diyebilir. Gerçekten de öyledir. Ancak metin, bu durumu
hem dış dünyamızla hem de iç dünyamızla ilişkimiz üzerinden daha farklı bir
biçimde anlatmaktadır.
1. Bulunduğumuz yerde huzur
bulamamak
İncil’de öncelikle cinlere
tutulmuş adamın hiçbir yerde kalamamasından söz edilir. Evinde bile barınamayan
bu adam, bir yerde durup huzur bulamamaktadır.
Şimdi bu anlatıyı dinlerken kendi
hayatımızı da düşünelim. Biz de zaman zaman bulunduğumuz yerde huzur bulamaz,
sürekli bir şeylerin değişmesini isteriz. Bir şeylerin olmasını bekleriz, fakat
beklediğimiz gerçekleşmez. Bunun sonucunda bulunduğumuz yerden, içinde
yaşadığımız koşullardan ve çevremizdeki insanlardan hoşnutsuzluk duyarız.
Elbette bunun pek çok sebebi
olabilir. Ancak bazen bütün bu huzursuzluğun arkasında, kendimizle ve içimizde
taşıdığımız şeytani unsurlarla yüzleşemememiz vardır.
Asıl sorun, başkaları için bir
şeyler yapmamız gerekirken bunu yapamamamızdır. Dünyaya, çevremizdeki insanlara
bir katkıda bulunmak yerine, başkalarının bizim için bir şeyler yapmasını
bekleriz. Beklentilerimiz karşılanmadığında ise hiçbir yer bizi mutlu edemez,
hiçbir ortam bize yetmez. İşte burada önemli bir meseleyle karşı karşıyayız:
Bir yerde durabilme, bulunduğumuz yerde huzur bulabilme konusundaki
yetersizliğimiz.
İncil anlatısı daha sonra adamın
ıssız yerlere sürüklendiğini söyler. Elbette münzeviler de ıssız yerlere
giderlerdi; ancak onlar Tanrı’ya yaklaşmak ve kutsallaşmak için ıssızlığı
seçerlerdi. Bu adam ise oraya huzur bulmak, sıkıntısından kurtulmak için gidiyordu.
Biz de bazen bulunduğumuz yerin
veya koşullarımızın değişmesiyle iç dünyamızın da değişeceğini düşünürüz. Yeni
bir yere gidersek, yeni bir çevre edinirsek, başka bir hayat kurarsak huzur
bulacağımıza inanırız. Oysa içimizdeki sorunlarla yüzleşmedikçe, yer
değiştirmek bizi gerçekten değiştirmez. Nitekim bu adamın sonunda yaşadığı yer
mezarlıklar olur. Mezar, ölümün mekânıdır; umudun ve hayatın bulunmadığı
yerdir.
İçimizde taşıdığımız
karanlıklarla yüzleşmeden onları başka yerlere götürerek huzur bulmaya
çalışırsak, hiçbir yerde gerçek huzura kavuşamayız. Dışarıdan bakıldığında
güzel görünen yerlerde yaşıyor olsak bile, iç dünyamızda umutsuzluğun ve ölümün
hâkim olduğu bir hayat sürebiliriz.
Peki, Mesih’in hayatımızda
bulunması ne demektir?
Mesih’in hayatımızda bulunması,
O’nun bizim için yalnızca bir inanç konusu olarak kalmaması, hayatımızda
tecrübe ettiğimiz canlı bir gerçeklik hâline gelmesi demektir. Mesih
aracılığıyla bizler de dünyanın umudu hâline gelmeliyiz. Başkalarından sürekli
bizim için bir şeyler yapmalarını beklemek yerine, biz başkaları için bir
şeyler yapmalıyız.
2. Dış görünüşümüz ve
başkalarının bizi nasıl gördüğü
İncil anlatısında karşımıza çıkan
ikinci mesele, insanın dış görünüşüyle ilgilidir. Metinde, cinlere tutulmuş
adamın üzerine giysi giyemediği belirtilir. Burada giysilerden söz edilmekle
birlikte, anlatının anlamı çok daha derindir. Çünkü mesele yalnızca ne
giydiğimiz değil, kendimizi başkalarına nasıl gösterdiğimiz ve başkalarının
bizi nasıl değerlendirmesini istediğimizdir.
Adamın giysi giyememesi ve
zincirlerle dolaşması, onun içinde bulunduğu durumun dışarıya yansıyan bir
ifadesidir.
Biz de kendi hayatımızda buna
benzer durumlarla karşılaşabiliriz. Nasıl göründüğümüz, başkalarının hakkımızda
ne düşündüğü, bizi nasıl anladığı ve nasıl değerlendirdiği bizim için aşırı
derecede önemli hâle gelebilir.
Kendimizi sürekli başkalarının
gözünden değerlendirmeye başlarız. İnsanların bizi nasıl gördüğünü düşünür,
onların beklentilerine uygun görünmek için çabalar ve kendimizle ilgili belli
bir imajı korumaya çalışırız. Oysa burada çok derin bir teolojik mesele vardır.
İnsan, düşüşten sonra «deri giysiler» giymiştir. Bu ifade, insanın düşüş
sonrasındaki durumunu anlamamız bakımından önemli bir yere sahiptir.
Dolayısıyla giysi meselesine
yalnızca dış görünüş açısından bakmamalıyız. Asıl soru şudur: Nasıl görünmek
istiyoruz? İnsanların bizi nasıl tanımasını bekliyoruz? Başkalarının bizi
anlaması için ne kadar çaba harcıyoruz?
Bütün bunlar, kendi iç
dünyamızdan uzaklaşıp başkalarının değerlendirmelerine bağımlı hâle
geldiğimizde, ruhsal hayatımız için bir engele dönüşebilir. Çünkü asıl mesele
yalnızca başkalarının bizi nasıl anlayacağı değildir. Bizim başkalarını nasıl
anladığımız, onlara nasıl yaklaştığımız ve onlar için ne yaptığımız da
önemlidir.
Başkalarının bizi anlamasını
beklerken onları anlamaya çalışıyor muyuz? Onlardan sevgi ve ilgi beklerken biz
onlara sevgi ve ilgi gösterebiliyor muyuz? İşte dış görünüşümüzle ve
başkalarının bizi nasıl değerlendirdiğiyle ilgili bu aşırı kaygının ardında da
şeytani bir unsur bulunabilir. Dışarıdan bakıldığında cinlere tutulmuş gibi
görünmeyebiliriz; ancak iç dünyamızda bu tür bir tutsaklığın içinde
yaşayabiliriz.
3. Mesih olmadan sağlanmaya
çalışılan toplumsal huzur
İncil pasajında karşımıza çıkan
üçüncü mesele, toplumsal hayatla ilgilidir. Mesih, cinlere tutulmuş adamı
iyileştirir. Ancak çevrede yaşayan insanlar O’nu kabul etmek yerine oradan
ayrılmasını isterler. Burada düşündürücü bir durum vardır: İnsanlar görünüşte
iyi bir şey yapmaya, toplumdaki düzeni ve dengeleri korumaya çalışıyor
olabilirler. Huzur, düzen ve asayiş sağlamak ilk bakışta elbette olumlu
şeylerdir. Ancak bütün bunlar Mesih dışarıda bırakılarak gerçekleştirilmeye
çalışıldığında, meselenin özü değişir.
Çünkü insanlar yalnızca düzeni
korumayı, sorunları ortadan kaldırmayı ve herkesin sessizce kendi hayatını
sürdürmesini sağlamayı amaçlayabilirler. Fakat bu düzenin içinde Mesih’in
sevgisi, hakikati ve insanı dönüştüren varlığı yoksa, ortaya çıkan şey gerçek
anlamda ruhsal bir huzur değildir. Yalnızca görünürde bir sükûnet sağlanmış
olur.
Biz böyle bir sükûnet
istemiyoruz. Biz, Mesih’in varlığıyla insanın iç dünyasında ve toplumda meydana
gelen dönüştürücü hareketi istiyoruz. Mesih, «Ben dünyaya ateş atmaya geldim»
demiştir.
Bu ateş, insanı kötülükten
arındıran, vicdanını uyandıran, alışkanlıklarını sorgulamasına yol açan ve onu
hakikate yönelten ruhsal bir ateştir.
Dolayısıyla toplumsal, ekonomik
veya başka alanlarda bize huzurlu bir düzen vaat edenlerin söylediklerini
değerlendirirken dikkatli olmalıyız. Eğer bu düzenin içinde Mesih’in sevgisine,
hakikate ve insanı dönüştüren ruhsal mücadeleye yer yoksa, yalnızca dışarıdan
sağlanan bir dengeyle yetinmemeliyiz.
Çünkü gerçek huzur, insanın ve
toplumun Mesih’ten uzaklaştırılmasıyla değil, O’nun hakikatinin ve sevgisinin
hayatımıza girmesiyle mümkündür. İşte bu da metnin ortaya koyduğu üçüncü
şeytani unsurdur: Mesih’i dışarıda bırakarak huzur ve düzen sağlamaya çalışmak.
4. Mesih’i tanımak ama O’na
tahammül edememek
Şimdi daha derin bir meseleye
geliyoruz.
İncil’de cin, Mesih’e yalvararak
kendisini yok etmemesini ister. Burada dikkat çekici olan şudur: Cin, Mesih’i
tanımaktadır; fakat O’na tahammül edememektedir. Bu durum, dinî bir hayat
yaşadığını düşünen insan için de önemli bir uyarı taşır.
İnsan Mesih hakkında bilgi sahibi
olabilir, O’na inandığını söyleyebilir ve hayatının belirli alanlarında imanını
ifade edebilir. Ancak bütün bunlara rağmen Mesih’in sevgisiyle gerçekten
yüzleşmeye tahammül edemeyebilir.
Çünkü Mesih’le gerçek anlamda
karşılaşmak, insanın kendisini sorgulamasını gerektirir. Kendi tutkularıyla,
bencilliğiyle, korkularıyla ve alışkanlıklarıyla yüzleşmesini ister.
Bazen Mesih’in hayatımızın
belirli bir bölümüne kadar girmesine izin veririz; fakat diğer alanlara
dokunmasını istemeyiz.
Sanki O’na şöyle deriz:
«Buraya kadar! Hayatımın bu
bölümüne kadar gelebilirsin, ama bundan ötesine geçme. Bazı şeyleri
değiştirmene izin veremem.» İşte burada, Mesih’e inanmakla O’na hayatımızı
açmak arasındaki fark ortaya çıkar. Mesih’i tanımak başka, O’nun sevgisinin
bizi dönüştürmesine izin vermek başkadır. Gerçek iman, Mesih’i yalnızca
düşüncelerimizde kabul etmek değil, hayatımızın tamamını O’nun sevgisine
açabilmektir.
5. Mesih’in iyileştirdiği insan:
Aklın ve zihnin arınması
Bütün bu anlatım, cinlerden oluşan lejyonun ne kadar çok
çeşitli olduğunu, genel hatlarıyla ortaya koymaktadır. Bu cinler çok sayıdaydı;
biz de her gün benzerlerini üzerimizde taşıyoruz. Peki, bu trajedinin çözümü
nedir? Metnin kendi ifadesiyle cevap şudur: Çevrede yaşayanlar olayın
gerçekleştiği yere gelirler ve cinlere tutulmuş adamı «İsa’nın ayaklarının
dibinde», «giyinmiş ve aklı başında» bulurlar. Görüyorsunuz, adamın «giyinmiş»
olması, yalnızca dış görünüşünün değiştiği anlamına gelmez. Değişen, onun kendisini
nasıl göstermek istediğidir. Artık olduğu kişidir; kendisini olduğundan farklı
gösterme ihtiyacı duymaz. Şimdi özellikle dikkat etmenizi istediğim anahtar
kelimeye geliyoruz: Adam «aklı başında»dır. Burada kullanılan ifade, kelimenin
tam anlamıyla, «aklî melekeleri yerinde» demektir. Kilise’nin yaptığı da budur:
İnsanın zihnini, aklını iyileştirmek. Çünkü şeytani unsurla ilgili bütün bu
mesele, aslında insanın aklıyla, zihniyle ve zihnin çarpıtılmasıyla ilgilidir.
Bu çarpılma, sonunda insanın gerçekten cinlere tutulduğu bir duruma da
dönüşebilir. Nitekim cinler, zihni çarpıtılmış bir insana yerleşebilirler.
Ancak burada söz konusu olan, temelde, zihnin çarpıtılması meselesidir. Adam
artık «aklı başında»dır ve Mesih’in yanında oturmaktadır. Metindeki bu ifade,
onun zihinsel melekelerinin sağlığına kavuştuğunu gösterir. Bunun anlamı şudur:
Mesih’e yakın olanlar, aklı başında ve sağlıklı düşünebilen insanlardır;
zihinleri berraktır, düşünceleri arınmıştır. Onlar, zihnin arınması sürecinden
geçmişlerdir. Öyleyse bu metin son derece derin ve insanı düşünmeye sevk eden
bir metindir. Bizi, günlük hayatımızda karşılaştığımız pek çok olaya
yönlendirir. Bu olayları kendi hayatımızla karşılaştırarak inceleyebilir,
nerede bir şeyleri kaybettiğimizi ve nasıl iyileşebileceğimizi görebiliriz.
Mesih ve Gadara Bölgesindeki Cinlere Tutulmuş Adam …
Mesih’e ne cinler dayanabildi ne
de çevrede yaşayan insanlar. Dileriz ki biz onlar gibi olmayalım; Mesih’in
ayaklarının dibinde, aklımız ve zihnimiz arınmış bir hâlde bulunanlardan
olalım.