ZİHNİN ÇARPITILMASINA DAİR BİR HİKÂYE
Mesih ve Gadara Bölgesindeki Cinlere
Tutulmuş Adam
Luka İncili, 8. bölüm, 27-39. ayetler
Το κείμενο στα Ελληνικά : εδώ
Bu anlatı, Mesih’in cinlere tutulmuş insanları iyileştirmesiyle ilgili İncil’deki diğer anlatılar gibi, hepimizin bildiği bir hikâyedir. Ancak bu olaya yalnızca tek bir açıdan bakamayız. Yani Mesih’in cinlere tutulmuş bir adamla karşılaştığını ve onu iyileştirdiğini söylemekle yetinemeyiz. Elbette Mesih o adamı iyileştirmiştir. Fakat bu İncil pasajı, önümüzde çok daha derin ufuklar açmaktadır.
Bu derinliklere ulaşabilmek için öncelikle Mesih’in adama sorduğu soruya ve adamın verdiği cevaba dikkat etmemiz gerekir. Mesih ona, «Adın ne?» diye sorduğunda adam, «Lejyon» diye cevap verir. Çünkü metinde belirtildiği üzere, onun içinde çok sayıda cin vardı.
Buradaki çokluğa dikkat edin. Bunu yalnızca nicelik, yani cinlerin sayıca çokluğu açısından değerlendirmeyin. Elbette sayısal bir çokluk da söz konusudur. Ancak burada, farkına varmadan yaşadığımız şeytani durumların çeşitliliğine işaret eden çok daha derin, niteliksel bir anlam da vardır.
İncil pasajı bizi, çoğu zaman farkına bile varmadan her gün yaşadığımız bu durumlarla yüzleşmeye çağırıyor. Şimdi metnin izlediği yolu takip ederek, «Lejyon» ifadesinde anlatılan bu çokluğu ve içimizdeki şeytani durumları ana hatlarıyla incelemeye çalışalım.
Birisi, «Bunlar insanın çok sayıdaki tutkularıdır» diyebilir. Gerçekten de öyledir. Ancak metin, bu durumu hem dış dünyamızla hem de iç dünyamızla ilişkimiz üzerinden daha farklı bir biçimde anlatmaktadır.
1. Bulunduğumuz yerde huzur bulamamak
İncil’de öncelikle cinlere tutulmuş adamın hiçbir yerde kalamamasından söz edilir. Evinde bile barınamayan bu adam, bir yerde durup huzur bulamamaktadır.
Şimdi bu anlatıyı dinlerken kendi hayatımızı da düşünelim. Biz de zaman zaman bulunduğumuz yerde huzur bulamaz, sürekli bir şeylerin değişmesini isteriz. Bir şeylerin olmasını bekleriz, fakat beklediğimiz gerçekleşmez. Bunun sonucunda bulunduğumuz yerden, içinde yaşadığımız koşullardan ve çevremizdeki insanlardan hoşnutsuzluk duyarız.
Elbette bunun pek çok sebebi olabilir. Ancak bazen bütün bu huzursuzluğun arkasında, kendimizle ve içimizde taşıdığımız şeytani unsurlarla yüzleşemememiz vardır.
Asıl sorun, başkaları için bir şeyler yapmamız gerekirken bunu yapamamamızdır. Dünyaya, çevremizdeki insanlara bir katkıda bulunmak yerine, başkalarının bizim için bir şeyler yapmasını bekleriz. Beklentilerimiz karşılanmadığında ise hiçbir yer bizi mutlu edemez, hiçbir ortam bize yetmez. İşte burada önemli bir meseleyle karşı karşıyayız: Bir yerde durabilme, bulunduğumuz yerde huzur bulabilme konusundaki yetersizliğimiz.
İncil anlatısı daha sonra adamın ıssız yerlere sürüklendiğini söyler. Elbette münzeviler de ıssız yerlere giderlerdi; ancak onlar Tanrı’ya yaklaşmak ve kutsallaşmak için ıssızlığı seçerlerdi. Bu adam ise oraya huzur bulmak, sıkıntısından kurtulmak için gidiyordu.
Biz de bazen bulunduğumuz yerin veya koşullarımızın değişmesiyle iç dünyamızın da değişeceğini düşünürüz. Yeni bir yere gidersek, yeni bir çevre edinirsek, başka bir hayat kurarsak huzur bulacağımıza inanırız. Oysa içimizdeki sorunlarla yüzleşmedikçe, yer değiştirmek bizi gerçekten değiştirmez. Nitekim bu adamın sonunda yaşadığı yer mezarlıklar olur. Mezar, ölümün mekânıdır; umudun ve hayatın bulunmadığı yerdir.
İçimizde taşıdığımız karanlıklarla yüzleşmeden onları başka yerlere götürerek huzur bulmaya çalışırsak, hiçbir yerde gerçek huzura kavuşamayız. Dışarıdan bakıldığında güzel görünen yerlerde yaşıyor olsak bile, iç dünyamızda umutsuzluğun ve ölümün hâkim olduğu bir hayat sürebiliriz.
Peki, Mesih’in hayatımızda bulunması ne demektir?
Mesih’in hayatımızda bulunması, O’nun bizim için yalnızca bir inanç konusu olarak kalmaması, hayatımızda tecrübe ettiğimiz canlı bir gerçeklik hâline gelmesi demektir. Mesih aracılığıyla bizler de dünyanın umudu hâline gelmeliyiz. Başkalarından sürekli bizim için bir şeyler yapmalarını beklemek yerine, biz başkaları için bir şeyler yapmalıyız.
2. Dış görünüşümüz ve başkalarının bizi nasıl gördüğü
İncil anlatısında karşımıza çıkan ikinci mesele, insanın dış görünüşüyle ilgilidir. Metinde, cinlere tutulmuş adamın üzerine giysi giyemediği belirtilir. Burada giysilerden söz edilmekle birlikte, anlatının anlamı çok daha derindir. Çünkü mesele yalnızca ne giydiğimiz değil, kendimizi başkalarına nasıl gösterdiğimiz ve başkalarının bizi nasıl değerlendirmesini istediğimizdir.
Adamın giysi giyememesi ve zincirlerle dolaşması, onun içinde bulunduğu durumun dışarıya yansıyan bir ifadesidir.
Biz de kendi hayatımızda buna benzer durumlarla karşılaşabiliriz. Nasıl göründüğümüz, başkalarının hakkımızda ne düşündüğü, bizi nasıl anladığı ve nasıl değerlendirdiği bizim için aşırı derecede önemli hâle gelebilir.
Kendimizi sürekli başkalarının gözünden değerlendirmeye başlarız. İnsanların bizi nasıl gördüğünü düşünür, onların beklentilerine uygun görünmek için çabalar ve kendimizle ilgili belli bir imajı korumaya çalışırız. Oysa burada çok derin bir teolojik mesele vardır. İnsan, düşüşten sonra «deri giysiler» giymiştir. Bu ifade, insanın düşüş sonrasındaki durumunu anlamamız bakımından önemli bir yere sahiptir.
Dolayısıyla giysi meselesine yalnızca dış görünüş açısından bakmamalıyız. Asıl soru şudur: Nasıl görünmek istiyoruz? İnsanların bizi nasıl tanımasını bekliyoruz? Başkalarının bizi anlaması için ne kadar çaba harcıyoruz?
Bütün bunlar, kendi iç dünyamızdan uzaklaşıp başkalarının değerlendirmelerine bağımlı hâle geldiğimizde, ruhsal hayatımız için bir engele dönüşebilir. Çünkü asıl mesele yalnızca başkalarının bizi nasıl anlayacağı değildir. Bizim başkalarını nasıl anladığımız, onlara nasıl yaklaştığımız ve onlar için ne yaptığımız da önemlidir.
Başkalarının bizi anlamasını beklerken onları anlamaya çalışıyor muyuz? Onlardan sevgi ve ilgi beklerken biz onlara sevgi ve ilgi gösterebiliyor muyuz? İşte dış görünüşümüzle ve başkalarının bizi nasıl değerlendirdiğiyle ilgili bu aşırı kaygının ardında da şeytani bir unsur bulunabilir. Dışarıdan bakıldığında cinlere tutulmuş gibi görünmeyebiliriz; ancak iç dünyamızda bu tür bir tutsaklığın içinde yaşayabiliriz.
3. Mesih olmadan sağlanmaya çalışılan toplumsal huzur
İncil pasajında karşımıza çıkan üçüncü mesele, toplumsal hayatla ilgilidir. Mesih, cinlere tutulmuş adamı iyileştirir. Ancak çevrede yaşayan insanlar O’nu kabul etmek yerine oradan ayrılmasını isterler. Burada düşündürücü bir durum vardır: İnsanlar görünüşte iyi bir şey yapmaya, toplumdaki düzeni ve dengeleri korumaya çalışıyor olabilirler. Huzur, düzen ve asayiş sağlamak ilk bakışta elbette olumlu şeylerdir. Ancak bütün bunlar Mesih dışarıda bırakılarak gerçekleştirilmeye çalışıldığında, meselenin özü değişir.
Çünkü insanlar yalnızca düzeni korumayı, sorunları ortadan kaldırmayı ve herkesin sessizce kendi hayatını sürdürmesini sağlamayı amaçlayabilirler. Fakat bu düzenin içinde Mesih’in sevgisi, hakikati ve insanı dönüştüren varlığı yoksa, ortaya çıkan şey gerçek anlamda ruhsal bir huzur değildir. Yalnızca görünürde bir sükûnet sağlanmış olur.
Biz böyle bir sükûnet istemiyoruz. Biz, Mesih’in varlığıyla insanın iç dünyasında ve toplumda meydana gelen dönüştürücü hareketi istiyoruz. Mesih, «Ben dünyaya ateş atmaya geldim» demiştir.
Bu ateş, insanı kötülükten arındıran, vicdanını uyandıran, alışkanlıklarını sorgulamasına yol açan ve onu hakikate yönelten ruhsal bir ateştir.
Dolayısıyla toplumsal, ekonomik veya başka alanlarda bize huzurlu bir düzen vaat edenlerin söylediklerini değerlendirirken dikkatli olmalıyız. Eğer bu düzenin içinde Mesih’in sevgisine, hakikate ve insanı dönüştüren ruhsal mücadeleye yer yoksa, yalnızca dışarıdan sağlanan bir dengeyle yetinmemeliyiz.
Çünkü gerçek huzur, insanın ve toplumun Mesih’ten uzaklaştırılmasıyla değil, O’nun hakikatinin ve sevgisinin hayatımıza girmesiyle mümkündür. İşte bu da metnin ortaya koyduğu üçüncü şeytani unsurdur: Mesih’i dışarıda bırakarak huzur ve düzen sağlamaya çalışmak.
4. Mesih’i tanımak ama O’na tahammül edememek
Şimdi daha derin bir meseleye geliyoruz.
İncil’de cin, Mesih’e yalvararak kendisini yok etmemesini ister. Burada dikkat çekici olan şudur: Cin, Mesih’i tanımaktadır; fakat O’na tahammül edememektedir. Bu durum, dinî bir hayat yaşadığını düşünen insan için de önemli bir uyarı taşır.
İnsan Mesih hakkında bilgi sahibi olabilir, O’na inandığını söyleyebilir ve hayatının belirli alanlarında imanını ifade edebilir. Ancak bütün bunlara rağmen Mesih’in sevgisiyle gerçekten yüzleşmeye tahammül edemeyebilir.
Çünkü Mesih’le gerçek anlamda karşılaşmak, insanın kendisini sorgulamasını gerektirir. Kendi tutkularıyla, bencilliğiyle, korkularıyla ve alışkanlıklarıyla yüzleşmesini ister.
Bazen Mesih’in hayatımızın belirli bir bölümüne kadar girmesine izin veririz; fakat diğer alanlara dokunmasını istemeyiz.
Sanki O’na şöyle deriz:
«Buraya kadar! Hayatımın bu bölümüne kadar gelebilirsin, ama bundan ötesine geçme. Bazı şeyleri değiştirmene izin veremem.» İşte burada, Mesih’e inanmakla O’na hayatımızı açmak arasındaki fark ortaya çıkar. Mesih’i tanımak başka, O’nun sevgisinin bizi dönüştürmesine izin vermek başkadır. Gerçek iman, Mesih’i yalnızca düşüncelerimizde kabul etmek değil, hayatımızın tamamını O’nun sevgisine açabilmektir.
5. Mesih’in iyileştirdiği insan: Aklın ve zihnin arınması
Bütün bu anlatım, cinlerden oluşan lejyonun ne kadar çok çeşitli olduğunu, genel hatlarıyla ortaya koymaktadır. Bu cinler çok sayıdaydı; biz de her gün benzerlerini üzerimizde taşıyoruz. Peki, bu trajedinin çözümü nedir? Metnin kendi ifadesiyle cevap şudur: Çevrede yaşayanlar olayın gerçekleştiği yere gelirler ve cinlere tutulmuş adamı «İsa’nın ayaklarının dibinde», «giyinmiş ve aklı başında» bulurlar. Görüyorsunuz, adamın «giyinmiş» olması, yalnızca dış görünüşünün değiştiği anlamına gelmez. Değişen, onun kendisini nasıl göstermek istediğidir. Artık olduğu kişidir; kendisini olduğundan farklı gösterme ihtiyacı duymaz. Şimdi özellikle dikkat etmenizi istediğim anahtar kelimeye geliyoruz: Adam «aklı başında»dır. Burada kullanılan ifade, kelimenin tam anlamıyla, «aklî melekeleri yerinde» demektir. Kilise’nin yaptığı da budur: İnsanın zihnini, aklını iyileştirmek. Çünkü şeytani unsurla ilgili bütün bu mesele, aslında insanın aklıyla, zihniyle ve zihnin çarpıtılmasıyla ilgilidir. Bu çarpılma, sonunda insanın gerçekten cinlere tutulduğu bir duruma da dönüşebilir. Nitekim cinler, zihni çarpıtılmış bir insana yerleşebilirler. Ancak burada söz konusu olan, temelde, zihnin çarpıtılması meselesidir. Adam artık «aklı başında»dır ve Mesih’in yanında oturmaktadır. Metindeki bu ifade, onun zihinsel melekelerinin sağlığına kavuştuğunu gösterir. Bunun anlamı şudur: Mesih’e yakın olanlar, aklı başında ve sağlıklı düşünebilen insanlardır; zihinleri berraktır, düşünceleri arınmıştır. Onlar, zihnin arınması sürecinden geçmişlerdir. Öyleyse bu metin son derece derin ve insanı düşünmeye sevk eden bir metindir. Bizi, günlük hayatımızda karşılaştığımız pek çok olaya yönlendirir. Bu olayları kendi hayatımızla karşılaştırarak inceleyebilir, nerede bir şeyleri kaybettiğimizi ve nasıl iyileşebileceğimizi görebiliriz.
Mesih ve Gadara Bölgesindeki Cinlere Tutulmuş Adam …
Mesih’e ne cinler dayanabildi ne de çevrede yaşayan insanlar. Dileriz ki biz onlar gibi olmayalım; Mesih’in ayaklarının dibinde, aklımız ve zihnimiz arınmış bir hâlde bulunanlardan olalım.
Arşipresbiter Konstantinos Stratigopulos’un
22 Ekim 2006 tarihli vaazı
Το κείμενο στα Ελληνικά : εδώ


Δεν υπάρχουν σχόλια:
Δημοσίευση σχολίου